öyle şeyler işte…

geçen gündü, çocuk geldi, mahcup bir şekilde merhaba dedi. merhaba dedim, şaşırmış, biraz heyecanla. kaç zamandır yoktu ortada, görüşemiyorduk, görüşesi yoktu. hoş geldin dedim, hoş buldum dedi. oturduk biraz, öyle pek konuşmadan, sessizce. çekingen davranıyordu, bende ister istemez çekiniyordum. hem sorular sorasım vardı, hem ondan öte, sadece sesini duyasım, sohbet edesim vardı. kendi isteklerimiz başkalarının isteksizlikleri olabiliyor, oluyor. istekler nispeten bazen aramızda sadece farklarımızı oluşturan. mümkün hale gelmesi daha da farklılaştırabiliyor bizi. biz dedim, görüşemiyoruz ne zamandır, özledim. bende özledim dedi çocuk, ne zamandır, korkunun ağır bastığı bir özlem vardı, şimdi özlem ağır bastı. neden dedim peki görüşmememiz. bazen dedi, bazı şeyleri başka bir şeye hapsediyoruz, göğe baksak da, çölde gezsek de denizi görüyoruz dedi. peki şimdi dedim. bilmiyorum dedi, ve bilmemek belki denizi deniz, çölü çöl yapar, hem göğe baktığımızda sadece göğü görürüz. hayırlısı dedim, hayırlısı dedi, amin dedi…

sustuk yine, çay ikram ettim. sonra heyecanla, meczuba gidelim mi dedi, ben çekiniyorum yalnız gitmeye. gidelim dedim, gidelim tabi. nicedir bende gitmiyordum hem, vesile olur. hem birbirimize vesile olur dedim. gittik, geç bir vakit. bacası tütüyordu. hafif sisli olan havanın sisini arttırırcasına. kapıyı çaldık, bekledik, ilk defa selam edecekmişim ve unutmamam gerekiyormuş gibi sayıklıyordum içimden selamı, hem ne yapmam gerektiğini unutmamak için sanki. kapı açıldı, heyecanla selam verdik ikimiz birden, gülümsedi meczup, bu ne acele dedi, kapıdan dönecekmişsiniz gibi selam ettiniz. sakince ve uzunca aldı selamımızı, hemen göndermeyecekmiş gibi. içeri girdik, sobanın başına geçtik evvelce, hava soğuk dedik. çay var dedi, gidip üç bardak getirdi. çaylarımızı aldık, daha önceki gelişlerimizde oturduğumuz yerlerimize oturduk. özlemişim…

bizde yaşlandık dedi meczup gülümseyerek, tabi eskisi gibi hizmet edemediğimiz için gelenimiz gidenimiz de azaldı iyice. allah verede elden ayaktan düşmesek dedi, azda olsa gelen gidenin olması iyidir, güzeldir. kızardım ben, çocuk benden de çok kızardı. estağfirullah dedim, ne yaşlanması, gelen gidenler yaşlanmış olmalı dedim, gelip gitmediklerine göre. güldü meczup, bilmiyorum artık dedi. sustuk, çay içtik, üst üste çay içtik utancımızdan…

bir müddet sonra çocuk konuşmaya başladı, meczup dedi, bir şey sorabilirmiyim. tabi dedi meczup, bir çok şey sor ki çokca sesini duyayım. çocuk ilk geldiği zamana göre daha rahatlamış bir şeklilde, bir soru vardı dedi, cevabını bulamamıştım. şimdi başka bir sorunun cevabı onun da cevabıymış gibi aynı zamanda. bu mümkünmüdür, doğrumudur ki meczup. meczup durdu biraz, düşündü, çayından yudumladı. ne söyleyeceğinden çok, nasıl söylemesi gerektiğini düşünüyor gibiydi ifadeleri. zamanında dedi meczup, iki derviş uzaklarında olan şeyhlerini ziyaret etmek için yolculuğa çıkmışlar. yolculuğun ortalarına doğru dervişlerden biri, diğerinden izin isteyip yolunu değiştirmek istemiş. diğer derviş arkadaşının bu isteğini anlamamış, gittikleri yolun en kısa yol olduğunu, hemde yolda beraberce hareket etmelerinin daha güvenli olacağını anlatmış. derviş, arkadaşına hak vermekle beraber, içinde geçmek bilmeyen bir sıkıntının olduğunu ve daha uzun olmasına rağmen yolunu değiştirmesi gerektiğini söylemiş. bir müddet karşılıklı izahlardan sonra diğer derviş ısrarın anlamsız olduğunu düşünüp, arkadaşına dua edip yolcu etmiş. ayrıldıktan bir kaç gün sonra derviş şeyhinin yanına varmış. selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra, başka bir yoldan gelmeye karar veren arkadaşını sormuş, geldimi diye. şeyh efendi, gülümsemiş, henüz değil demiş, henüz yolu bitmedi. derviş anlamamış, ama şeyhinin söylediği üzerine başkaca soru sormamayı uygun görmüş. bir kaç gün sonra yolunu değiştiren derviş gelmiş. şeyh efendi kendisini karşıladıktan sonra dinlenmesi için bir odaya yerleştirmiş. önceden gelen derviş arkadaşının odasına gitmiş, selamlaşıp bir kenara ilişmiş. bir müddet sessizce kaldıktan sonra dayanamamış sormuş ne olduğunu, neden yolunu değiştirip uzattığını. derviş gülümsemiş, hiç demiş, sadece daha fazla yoruldum, daha fazla sıkıntı çektim. sonra annesinin kucağında uyuyan, güven içinde bir bebek gibi uzanıp uyumuş. derviş yine bir anlam verememiş, şeyh efendisinin yanına gitmiş yeniden. efendim demiş, affedin, merakımı yenemedim, arkadaşımın neden yoldan saptığını ve gereksiz yere daha fazla yorulduğuna anlam veremedim. şeyh efendi gülümsemiş, evladım demiş, sofraya tok oturan aç kalkar, ama aç oturan ancak tok kalklar. yine anlamadım efendim demiş derviş. şeyh efendi tekrar cevap vermiş, arkadaşın demiş, hangi yoldan gelirse gelsin buraya varacaktı illa ki, ama burayı daha iyi idrak edebilmesi için, buraya en çok muhtaç olduğu yolu seçmiş oldu, yani kendini en çok kaybettiği yolu. şimdi güvende, teslim olmuş durumda…

sustu meczup, çayı bitti, çay yokmu ya lao dedi, vardır dedim, kalkıp doldurdum. eyvallah dedi, çocuğa döndü, aynı cevabın 50 sorusu olabilir çocuk dedi, biz belki 50. soruda o cevabı bulacağız, bu geri kalan 49 soruyu anlamsız kılmaz, bu onların da cevabıdır ama bizim sorumuz değildir.bunlar neye yarar, başka soruları da tanımamıza, zenginleşmemize…

eyvallah dedi çocuk, eyvallah dedi, olduğu yerde kıvrılıp uykuya daldı…

3 yorum var “öyle şeyler işte…” için

  1. ocakları çok seviyorsun değil mi lao?

    güzel hikaye, meczuba selam olsun. bir de çocuğun üstünü örttünüz mü? yazık hastalanmasın.

  2. ocakları seviyorum, güzeldirler…

    çocuk örtülere bürünmüş, üstü altı örtülü…

  3. beliğ hikâyat

Söyleyeceklerim Var